
Duran Çetin
durancetin@hotmail.com
Şanlıurfa Gezi Yazsı
16/01/2026 Şanlıurfa: Bir Gün, Bin Yıl Sabahın erken vaktinde, şehrin henüz uyanmaya başladığı o
serin saatlerde samimi, içten ve güler yüzüyle Nihat Hoca bizi karşıladı. Kısa
bir hoşbeşin ardından, Urfa’nın yazısız kuralını hatırlatırcasına, “Hadi!”
dedi, “Önce karın doyuracağız.” İstikametimiz mahalle arasında salaş ama samimi bir
çorbacıydı. Kapıdan içeri adım atar atmaz genzimizi yakan o tanıdık ve iştah
kabartan buhar yüzümüze çarptı: Keskin bir sarımsak, ağır ağır pişmiş et ve
tabii ki isot kokusu... İçerisi tıklım tıklım doluydu. Tanıdık tanımadık herkes
aynı masanın etrafında, aynı kâseye kaşık sallamanın huzurunu yaşıyordu. Önce
masamıza, etleri lokum gibi dağılan, üzerinde kırmızı yağların yüzdüğü kelle
paça geldi. Ardından nohutlu salata ve tırnak pide... Pideyi çorbaya bandıra
bandıra yerken Nihat Hoca gülerek ekledi: “Burada kahvaltı çorbayla başlar ve
biter.” Haklıydı; bu lezzet, güne başlamak için gereken tüm enerjiyi veriyordu. Kahvaltının ardından Nihat Hoca’nın arabasına atlayıp şehrin
yeni yüzünü; o gri, ruhsuz, birbirinin kopyası beton yığınlarını hızla geride
bıraktık. Birkaç dakika sonra zamanın rengi değişti; eski mahallelerin taş
sokaklarına, tarihin kalbine daldık. Dakikalar sonra Hz. Eyyüb Sabır Makamı’ndaydık. Kapıdan
içeri girer girmez hava bir anda değişti. Dışarının kuru sıcağı, yerini
rutubetli bir serinliğe ve derin bir sükûnete bıraktı. Dar koridorlardan geçip
taş duvarlardaki eski yazıtları süzerek o mağaraya ulaştık. Burası, Eyyüb
Peygamber’in yara bere içinde kaldığı, bedeninin çürüdüğü ama ruhunun ve
inancının dimdik ayakta kaldığı yerdi. Duvarlardan sızan su damlaları, bin
yıldır şaşmayan bir ritimle yere düşüyordu: Dam... dam... dam... Bu ses,
sanki sabrın kendi kalp atışıydı. İçeride çıt çıkmıyor, insanlar sessizce dua
ediyordu; duyulan tek ses kalplerin çarpıntısıydı. Çıkarken omuzlarımıza
görünmez bir yük bindiğini hissettik; ama bu insanı ezen değil, aksine ayakta
tutan manevi bir yüktü. Bu ruh haliyle kale eteğindeki seyir tepesine çıktık.
Şanlıurfa, tüm yaşanmışlığıyla ayaklarımızın altındaydı. Başımızı
kaldırdığımızda, üç burcuyla dimdik duran ve hâlâ Nemrud’a meydan okuyan Urfa
Kalesi’ni gördük; bayrağımız en yüksek burçta dalgalanıyordu. Ve hemen aşağıda, şehrin turkuaz gerdanlığı: Balıklıgöl. Göl, sanki yeryüzüne dökülmüş bir avuç cennet gibiydi. Suyu
o kadar derin ve canlı bir turkuazdı ki insan bakmaya kıyamıyordu. İçindeki
binlerce balık, adeta canlı bir mozaik gibi ahenkle hareket ediyordu. Kutsal
sayılan bu sazanların pulları, güneş vurdukça bronz, altın ve gümüş tonlarında
parıldıyor; bazılarının zeytin yeşili sırtları, soluk altın rengi karınlarıyla
suya karışıyordu. Hepsi bir ağızdan sessiz bir zikir çekercesine dönüp
duruyordu. Güneş ışığıyla elmas tarlasına dönen su yüzeyinde, rüzgârın
oluşturduğu minik dalgacıklar balıkların sırtına nazikçe dokunup geri
çekiliyordu. Bir süre hiç konuşmadan, sadece bu mistik döngüyü izledik. Aşağı inip göl kenarında yürürken ayaklarımız ıslak taşlara
değiyordu. Balıklar, sanki rızıklarını bekleyen dervişler gibi kıyıda
toplanmıştı. Her ne kadar yasak olsa da ziyaretçiler parmak uçlarıyla bir tutam
yem serpiyor, o anda gölün yüzeyi binlerce ağzın açılıp kapanmasıyla adeta
kaynıyordu. Suyun nefes aldığını hissettiğimiz an, işte o andı. Gölün kaynağına, suyun doğduğu mağaramsı oyuğa yürüdük. Su,
oradan gürül gürül fışkırıp kayalara çarparak beyaz bir dantel örüyordu.
Karanlık ve serin mağaranın içinden gelen suyun sesi, sanki asırlardır aynı
duayı okuyordu. Gölün çevresini saran camiler ise bu kutsal mekânın sessiz
nöbetçileri gibiydi: Gölün kalbinde, taşları gözyaşıyla cilalanmış Halil-ür
Rahman Camii, Beyaz minaresiyle gökyüzüne bir ok gibi saplanan Rızvaniye
Camii, Yeşil kubbesiyle balıkların üstünde bir taç gibi duran Dergâh
Camii. Ve hemen yanlarında, daha küçük, daha koyu yeşil ve daha hüzünlü Ayn
Zeliha Gölü... Zeliha’nın gözyaşlarından doğduğuna inanılan bu göl, sanki
hâlâ o kadim hüznü taşıyordu. Sonra daracık çarşılara daldık. Duvarların birbirine o kadar
yakın olduğu sokaklarda, omuzlarınız tarihe sürtünerek yürüyorsunuz. Mor,
bordo, yeşil feraceli kadınlar; şal-şepik giymiş, başlarına poşu sarmış
erkekler... Şehrin yerlileri bu taş duvarlarla ne kadar uyumluysa, tişörtlü
turistler bir o kadar şaşkın ve hayran dolaşıyordu. Bakır çekiçlerinin ritmik
sesi, isotun yakıcı kokusu ve taze peynir kokusu birbirine karışıp genzimize
doluyordu. Son durağımız asırlık dut ağacının gölgelediği taş avlusuyla
Gümrük Hanı oldu. Nihat hocanın misafirperverliği hiç eksik olmadı. Oturur
oturmaz masamıza gelen künefe, tepsiden yeni çıkmış kızıl bir ateş gibiydi.
Üstü fıstık yeşili, altı kaymak beyazı... Çatalı vurduğunuzda çıkan o
"çıt" sesi avlu duvarlarında yankılanırken, ağzınızda eriyen peynir
ve boğazınızdan kayan şerbet, lezzetin zirvesiydi. Yanında gelen köpüklü, ağır
bir dibek kahvesi ise bu ziyafetin mührü oldu. Çarşıdan aldığımız isot ve
salçaların kokusu hâlâ burnumuzdaydı. Gümrük Hanı’ndan çıkarken Balıklıgöl bize son bir kez göz
kırptı. Suyun üstünde turuncu, mor ve altın rengi ikindi yansımaları
oynaşıyordu. Balıklar hâlâ yüzüyor, insanlar hâlâ dua ediyor, taşlar hâlâ
konuşuyordu. Anladım ki Urfa, sadece bir şehir değil; bir
"hâl"dir. Çorbasıyla uyanan, gölüyle nefes alan, Eyyüb’ün sabrıyla
ayakta duran ve künefesiyle tatlanan bir ruh hali... O hal, insanın içine bir
kere girdi mi bir daha çıkmaz. Eğer bir gün yolunuz düşerse acele etmeyin.
Çünkü Urfa ziyareti orada bitmez, etkisi bir ömür sürer. |
|
|
Yorumlar |
| Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |
Yazarın diğer yazıları |
| Batman Gezi Yazısı - 31/12/2025 |
| Önce insanlık tarihinin en eski barınaklarına (mağaralara) uğrayacak, sonra taşın mimari şaheserine (Malabadi) selam duracak ve nihayetinde modern zamanın ve petrolün şekillendirdiği Batman’ın yaşayan sokaklarına dalacağız. |
| Mardin Gezi Yazısı - 20/12/2025 |
| Ve nihayet, o geniş düzlüğün bittiği yerde, bir dağın yamacına, bir kartal yuvası gibi tünemiş o efsanevi silüet beliriyor: Mardin. |
| Midyat Gezi Yasızı - 13/12/2025 |
| Burası alelade bir yer değil; sanki usta bir heykeltıraşın elinden çıkmış devasa bir sanat eseri, bir açık hava müzesi. |
| DİYARBAKIR EĞİL GEZİ YAZISI - 05/12/2025 |
| Karşımızdaki alelade bir su değil; insanlık tarihinin başladığı, medeniyetlerin beşiği Mezopotamya’nın çorak topraklarına can suyu taşıyan kadim bir bereket kaynağı. |
| Sessizliğin Kucağındaki Tarih: Kocaköy - 27/11/2025 |
| Yolumuz bu kez Diyarbakır’ın kadim topraklarında, gürültüden ve karmaşadan uzak, kendi içine kapanmış mahcup bir güzelliği barındıran Kocaköy’e düşüyor. Şehrin kalabalığını arkamızda bırakıp ilçeye doğru yaklaştığımızda, bizi ilk karşılayan şey derin |
| DİYARBAKIR GEZİ YAZISI - 23/11/2025 |
| ğleden önce Dağkapı’dan içeri giriyorum. Güneşle parlayan Diyarbakır Surları’nın üzerinde yürümeye başlıyorum. Burası dünyanın uzunluğu ve korunmuşluğu bakımından ikinci büyük suru (Çin Seddi’nden sonra). |
| Güzel Okuldan Güzel İnsanlar Yetişti 1 - 10/08/2024 |
| Çocukken ayrıldım köyümden. Daha yaşım 1o bile olmamıştı. |
| KELAMDAN KALBE - 31/01/2024 |
| Susmak... |
| ELVEDA HAYAT - 23/01/2024 |
| Bir dedem vardı hayat dolu, öldü... |
Devamı |